25 Kasım 2013 Pazartesi

AMAN TADIMIZ KAÇMASIN!

Hiç yorum yok:
Fenerbahçe Ülker artık büyük takım kaprisine girip maç mı seçiyor demeliyim yoksa oyuncularda bu maç özelinde mi bir problem vardı demeliyim bilmiyorum, bu ayrımı yapmaya çalışıyorum. Önce Tofaş maçı sonra Telekom maçının ilk yarısı şimdi de Banvit maçı. Telekom maçının ilk yarısını tenzih etmekle birlikte diğer iki maçta takımın en fazla sıkıntı çektiği konu kısa oyuncu savunması oldu. Tofaş maçında Demon’un muhteşem yüzdesi, dün Rowland’ın müthiş yüzdesi ve iki takımın da kısa oyuncularının maç genelindeki yüksek yüzdesi ne yazık ki tesadüf değil. Takımların performanslarında elbette iniş çıkışlar olabilir ancak inişlerin bu kadar sert ve sıkıntılı olması beni biraz kaygılandırıyor. Şimdi biraz daha detaylara girelim. 

Basketbolda oyuncularınızın kalitesi rakipten ne kadar düşük olursa olsun, oyuncularınızı savunma yapmaya ikna ettiğiniz an, her topun arkasında sonuna kadar durmayı öğrettiğiniz an sizden çok daha kaliteli takımlara bile ciddi sıkıntılar yaratabilirsiniz. Aslında bire birde geçilmemek bu oyunun temel argümanı diyebilirim. Bunun akabinde de o sihirli kelime ortaya çıkıyor işte: Konsantrasyon. Banvit maçında Fenerbahçe Ülker oyuncularından kaç tanesi sahadaki oyuna odaklanabilmişti, kaçının yüzde yüzü sahadaydı bunun cevabını vermek çok güç. Çok az da olsa Euroleague maç takvimi ile lig takvimini çok yakın ve sıkışık olmasının bu konsantrasyon kaybında etkili olduğunu düşünsem de bence takım maç seçmeye başlamış. Dozunu iyi ayarlayabildiğiniz an maç seçmek sanılanın aksine faydalı bir reaksiyondur aslında. Euroleague’de herhangi bir takımla oynarken takımın sahip olduğu mental güç ile ligdekini kıyaslamamak gerektiğini düşünsem de bu konuda hala dengeyi sağlayamadık. Açık konuşup örnek vermek istiyorum: Linas Kleiza’nın kötü performansını meşru kılması açısından söylemiyorum ancak o adam maç seçebilir. Ciddi bir diz sakatlığından yeni gelmiş yıldız bir oyuncudan Barcelona maçı oyun konsantrasyonu ile Banvit maçı oyun konsantrasyonunun aynı olmasını bekleyemezsiniz. Koçun onu sahada tutup kazanmaya çalışması, ritim bulması için oynatması hepsi çok doğru hamleler. Linas’a şimdilik olumsuz anlamda bir şeyler yazmak niyetinde değilim. Bakın, Linas maç seçebilir, Bojan maç seçebilir ama on sekiz yaşındaki Kenan Sipahi ile Metecan Birsen maç seçemez. Kendilerini kanıtlamak, genç yaşlarında sahada maksimumunu verebilmek, kalıcı olabilmek için aldıkları her saniyeyi pozitif kullanmak zorundalar. Burada derdim onları kendi çapımda idam etmek ve sair asla değil, aksine özellikle Metecan’ı çok beğenen ve adeta dilosu olan bir insanım ancak iki oyuncunun da Euroleague’de aldıkları sürelerde yaptıklarına ve nispeten daha kolay lig maçlarında yaptıklarına bakın. Bu durumdan Fenerbahçe Ülker kısa dönemde zararlı çıkar ancak uzun vadede kaybeden kendileri olur. 
 
Kısa oyuncu savunmasının temel noktası maça odaklanmaktır. Takımın savunma lideri Bo Mccaleb’in Euroleague maçlarındaki performansını ve Banvit maçındaki durumunu düşününce aklıma sadece yeterince odaklanmadığı geliyor ne yazık ki. Tüm oyunculara sirayet eden bu durumda koçun da düşüncesinin payının olduğunu düşünüyorum. Zeljko  Obradovic’i takip eden, takımlarıyla ilgilenen herkes ‘’of-season’’ maçlarının onun için çok çok kıymetli olmadığını biliyordur zaten. Burada değinmek istediğim noktalardan birisi de şu: Sene başında takımın ilk başlarda hücum setleri üzerinden yürüyeceğini, savunma aksiyonlarının tam şeklini almasının ocak ayı ortasını bulacağını söylemiştim. Hücum planlarında şu ana kadar ciddi bir aksaklık yaşamadık ancak savunmada hemen hemen her maçta Gasper Vidmar’ın süre almadığı bölümlerde sıkıntı yaşadık. Evet, daha yeni bir takımız ve savunmada işler oyuncu yapımızın sonucu olarak da çok iyi gitmiyor, bu çok açık. Durum bu kadar netken koçun Banvit maçı özelinde neden Gasper’i tribüne çıkarttığını anlayabilmiş değilim.

Mantıklı bir açıklama da bulamıyorum açıkçası ama Zeljko neylerse güzel eyler diyerek ceketimi iliklemekten de kendimi alıkoyamıyorum. 

Önümüzde çok kritik Barcelona, Cska ve Galatasaray maçları var. Takımın Banvit maçının getirdiği derslerle birlikte iyi bir karakter koyacağına inanıyorum. Kafamı yastığa koyup düşündüğümde şu üç maçı kazanmamak için ciddi bir dezavantajımız olduğunu da düşünmüyorum yeter ki takım inansın, son topa kadar elleri sürekli çalıştırsın, ayaklar savunmada geriye gitmesin. 

Not: Tofaş ve Banvit maçlarındaki rakibin yüksek dış şut yüzdesini sadece günüde olmalarıyla açıklamak kolaya kaçmak olur. Savunmada yeteri kadar ortaya emek koymadık ve karşılarında duramadık hal böyle olunca da şut yüzdeleri oldukça yükseldi. Önümüzdeki bu üç maçlık zorlu virajda kaderimizi hücumdan çok savunmada ne kadar karakter koyabileceğimiz belirleyecek. Rastgele loriler.
 
   
                                                                                               
                                                                          
                                                                                                                                   Saygılarımla...
 



 
Devamını Oku »

11 Kasım 2013 Pazartesi

İstikrar Kalıcıdır, İstikrar Alışkanlıktır

2 yorum:
Bir yazıyla daha herkese merhaba. Malum, akşam Türkiye'nin hatta belki de birçok otoriteye göre Dünya'nın sayılı derbilerinden biri oynandı. Bir tarafta lige çok iyi başlamış ve ligin en formda takımı Fenerbahçe, bir yanda da teknik direktör değişikliği ile toparlanmaya çalışan yaralı Galatasaray karşı karşıya geldi. 


 Aslında bu derbi buruk bir derbiydi, hüzünlü bir derbiydi. 10 Kasım'dı. Atamızın ebediyete uğurlandığı gündü. Buna uygun bir derbi temenni ettik ve maçtan sonra Gökhan Gönül'ün de söylediği gibi gerçekten 10 Kasım'a yakışır, son derece saygı çerçevesinde geçen bir derbi oldu diyebiliriz. Bir kez de buradan Atamızı anmış olalım. Atam ölmedi, kalplerimizde yaşıyor. 


 Maça geldiğimizde ise maç öncesinde Mancini'nin hafta içinde anjiyo geçiren Ersun Yanal'ın yanına gelip "Geçmiş olsun." demesi ve Ersun Yanal'ın da yine o samimiyetle Mancini'ye "Teşekkürler." demesi de maçın en güzel anlarından biriydi. Tam da dostluk havasında başlamıştı maç. Nihayet, yıllar sonra o gerginliklerden sonra nihayet.


İki takım için de bu maçın önemi büyüktü. Sonuçta Galatasaray bu maçı kaybederse liderle arasındaki puan farkı 9'a çıkacak ve en azından ilk yarı itibariyle işi çok çok zor olacaktı. Fenerbahçe de bu maçı kazanıp hem altındaki takımlarla puan farkını açmak, hem de Galatasaray'a karşı psikolojik üstünlüğünü devam ettirmek istiyordu. Aslında bu çok da iyi bir şey değil. En azından psikolojik olarak. Sonuçta ortada 14 yıldır Kadıköy'de Galatasaray'a yenilmeyen bir Fenerbahçe var. Baskı anlamında deplasman ekibi Galatasaray'dan bile daha baskı vardı üstünde Fenerbahçe'nin. Futbolcuların kafasında "Ya yenilirsek." düşüncesi bile olabilirdi belki. Galatasaray da sahaya sıkıntılı ve düşünceli bir şekilde çıktı. Neticede 11'in değişilmez iki ismi Muslera ve Sneijder derbide yoktu. Bu da maç öncesinde Galatasaray açısından büyük handikap olarak nitelendirildi.


Maça iki takım da tutuk başladı. Hem Fenerbahçe hem Galatasaray fazla hücuma çıkmayarak, risk almayarak ve topu ayakta tutup pas yapmak isteyerek başladı maça. Bu istek Fenerbahçe açısından resmiyete döküldü. İlk 15 dakika Fenerbahçe rakip kalede baskı kuramasa da sürekli pas oyunu yaptı. Bu pas oyunlarını yaparken zaman zaman yaptıkları ataklar Galatasaray'ın tehlikeli pozisyonlar bulmasına neden oldu. Örneğin Bruma hızını da kullanarak bunu değerlendirmek istedi ama bir türlü olmadı. Drogba ve Burak hücumda pres konusunda sıkıntılıydı.


Maç esnasında Mancini'nin kurduğu kadro Galatasaray'ın amaçlarını karşılıyordu. Galatasaray kesinlikle buraya galibiyet için gelmemişti. Bu apaçık belliydi. Örneğin Galatasaray Fenerbahçe'nin topla daha fazla oynamasına izin veriyordu ama Fenerbahçe ataklarını da savuşturmayı çok iyi biliyorlardı. Örneğin maça Ceyhun ile başlamaları gole kadar Galatasaray için bir avantajtı. Fenerbahçe'nin ise bunun tersine oyunu açabilecek, 10 numara, ileri dönük oynayabilen adama ihtiyacı vardı. Normalde Fenerbahçe'de kağıt üstünde Cristian da bu özelliklere sahip. Ama kağıt üstünde. Alper sadece bu saydıklarımızı sahada uygulayabiliyordu ki o da bu maçta cezalıydı. Bunun eksikliğini epey hissetti Fenerbahçe. Maç böyle devam ederken Galatasaray'lı Chedjou yerdeki topu eliyle uzaklaştırdı ve hakem tereddütsüz penaltı kararı verdi. Doğru karar veren hakemi bu pozisyon için kutlamak gerek. Penaltıyı kullanmaya da son zamanlarda çok formsuz, oynamayı bile istemeyen bir Emre gitti. Bu penaltı ayrıca Eray'ı görmenin de bir fırsatıydı aslında. Her ne kadar Emre golü atıp Fenerbahçe'yi öne geçirse de Eray atlayabileceği en iyi köşeye atladı. Anlayacağınız Eray bu penaltıda kurtarabilecek her şeyi yaptı ama Emre de yılların tecrübesiyle golü yazdı.


Fenerbahçe'nin golünden sonra biraz daha hücum düşünmeye çalışan bir Galatasaray vardı karşımızda. Aslında gayet doğal. Ama bu hücum varyasyonları gerçekten kısıtlı. Örneğin Galatasaray da tıpkı Fenerbahçe gibi oyun kurucu ismin yani Sneijder'in yokluğunu çok hissetti. Bu yüzden de kanatlara yöneldiler. Kanatlarda oynayan Bruma'nın hızlı ama bir o kadar da tecrübesiz oluşu, Burak'ın kanatta oynamaya alışkın olmaması, bu ikisinin sonucunda Drogba'ya top gelmemesi Galatasaray ataklarını pasif kılıyordu. Fenerbahçe ise yine aynı pas oyununa devam ediyordu. Hücumda yine fazla bir atak bulamadı sarı lacivertli ekip. Daha kontrollü oynadı. Galatasaray ilk yarının son dakikalarda 1-2 dakika iyi geldiyse de Fenerbahçe ilk yarıyı 1-0 önde kapatmayı başardı.



 İkinci yarıya Fenerbahçe belki de bir ilki gerçekleştirerek girecekti. Kuyt mecburen sakatlanıp oyundan çıkarken yerine Emenike oyuna girdi. Fenerbahçe ligin başından beri bir maçta hiçbir zaman Sow - Webo - Emenike 3'lüsünü izlemememişti. Tabi Ersun Yanal'ın bazı maçlarda Kuyt - Sow - Webo - Emenike 4'ünü birden oynattığı maçları saymazsak. Çok ilginç olacaktı. Ve nitekim bu üçlünün öyle aman aman bir etki gösterdiğini de söyleyemedik ikinci yarı. İkinci yarıda Fenerbahçe ve Galatasaray yine aynı tür oyunları sergilerken Fenerbahçe savunmasında Bruno Alves ve Egemen adeta yıldızlaştı. Kademe hatası yapmadan, yerinde müdahaleler ile Galatasaray'ı kaleye bile yakınlaştırmadılar. Bunun dışında bana göre futbolda olmazsa olmaz denilebilecek bir mevki olan ön liberoda oynayan Mehmet Topal da görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirdi. Zaman zaman duran toplarda Egemen ve Alves ileri gittikten sonra geride kalması, yine zaman zaman Alves ve Egemen gelen hücumda yetersiz kaldığı için o iki stoperin arasında girip topu kazanması ve hücuma sürpriz çıkışlar yapmasıyla Fenerbahçe'nin en önemli oyuncusu haline geldi bence Mehmet Topal. Onun ve savunmanın hakkını da teslime etmek lazım. Galatasaray ise bunun tersine orta sahada çok dağınık oynadı. Melo'nun kademe hatalarının zaman zaman da olsa gecikmesi, Selçuk'un bırakın eski Selçuk'u sahada olup olmadığının bile belli olmaması bu dakikalarda oyun üstünlüğünü Fenerbahçe'ye geçmesini sağladı.


 Maç yine bu şekilde giderken Fenerbahçe vitesi biraz daha arttırdı. Üst üste sağlı sollu pozisyonlar bulmaya başlamışken birden Webo'nun o akıl almaz savunmanın arkasına koşuşu ve topu içeri çevirip Cristian'ın topu boş kaleye ağlarla buluşturması Fenerbahçe'nin çok daha rahatlamasını sağlıyordu. Fenerbahçe bu golle bir nevi maçı kazandım dedi bile diyebiliriz. 2. golden sonra Mancini iyice risk alıp oyuna Umut ve Engin gibi isimleri aldı. Bu dakikalarda Bruma'nın etkisi oluşu neticesinde Burak - Drogba - Umut 3'lüsü oluştu ileride Galatasaray'da. Bu 3'lünün de bir farkı yoktu aslında. Engin de biraz daha savunma oynayan Ceyhun'un yerine girmesi Mancini'nin gol üzerine gittiğini gösteriyordu. Ama bu golü bulabilmek öyle kolay değildi. Fenerbahçe yukarıdaki paragraflarda da bahsettiğim gibi savunmasıyla, bekiyle, orta alan oyuncularıyla, hücumuyla ve hatta kalecisiyle tam bir takım kimliğine bürünmüştü. Kısaca Fenerbahçe gerçekten oynuyordu.


 Maçın son dakikalarında iki takım da maçın skorunu bilerek oynuyordu. Fenerbahçe bir nevi hücumu bırakmış, galibiyeti kutluyorlardı. Galatasaray ise "1 gol, 1 goldür." mantığıyla gol aramaya çalışıyordu ki o fırsatı yakalamayı başardılar. Penaltı kazandılar. Penaltı kararının %100 doğru olduğu kanaatindeyim. Ama beni bu noktada sinirlendiğim olay hakemin kararı yaklaşık 15 saniye düşündükten vermesi. Bunu daha önceki yazılarımda da dile getirmiştim. Bir hakemin o pozisyonu yanlış yorumlaması bile 15 saniye düşünmesinden ya da belirsizlikten bana göre çok daha iyidir. Karar verememek demek o an maçın içinde olmadığının göstergesidir. O yüzden net bir karar verememiştir. Ama biz yine de saygı duymak zorundayız. Yapacak bir şey yok. Gelelim penaltıya. Koskoca Galatasaray'da penaltı atacak adam belliyken gidip topun başına Melo'nun geçmesi ise komik bir şeydir. Selçuk İnan gibi bir duran top ustası varken, hadi olması Drogba varken neden bu Melo ısrarı ? Nitekim Melo çok yavaş bir vuruş yaptı. Volkan da penaltıyı kurtarmayı başardı. Melo'nun geçen sezon Cluj maçında kullandığı penaltıdan sonra bir daha penaltı kullanamaz herhalde düşünceleri de böylece boşa çıkmış oldu.


Ve Fenerbahçe bir derbiyi daha kazandı. Bu maçın kazanan açısından önemi cidden büyüktü. Ve 14 yıllık seri bozulmayarak 15 seneye çıktı. Fenerbahçe bu maçı hiç zorlanmadan hatta tabir-i caizse elini kolunu sallaya sallaya kazandı. Galatasaray yöneticilerinden Şükrü Ergün'ün açıklamaları da boş yapılmış kelimeler bütünü olduğu ortaya çıktı. Evet, belki kabul edilmeyebilir ama psikolojik üstünlük kavramı olduğunu düşünmüyorum. Üstünlük bir yere kadar. Fenerbahçe evinde en son Galatasaray'da 1999 yılında kaybetmiş. Bu geçen 14 yıllık zaman diliminde her maçın şans olmadığı belli. Demek ki bunun tek açıklaması istikrardır. Ve istikrar da kalıcı bir şeydir. Şans gibi değildir. İstikrar, alışkanlıktır.


Ayrıca maçtan sonra da sözde kendilerine spor programıyız diyen programların da artık yavaş yavaş insanların, futbolcuların kişilik değerlerine saygı politikasını çiğnediklerini düşünüyorum. İsim vermeden, bir televizyon kanalının bir spor programının bir sözde spor yorumcusu Fenerbahçeli futbolcu Cristian hakkında ağza alınmayacak şeyler söylemiştir. Yok adam değilmiş bilmem neymiş falan. Bir insanın değerlerine laf söylemek, kişilikleri hakkında konuşmak kimsenin hakkı değildir. Burada olay Fenerbahçeli futbolcu, Galatasaraylı futbolcu, Beşiktaşlı futbolcu falan değil. Burada olay işini yapan kimseye böyle ağır ithamlarda bulunamama olayıdır. Kişi önce kendine bakıp, karşıdakine lafı öyle söylemelidir deyip bu konuyu da burada kapatıyorum.

Ayrıca birçok Fenerbahçelinin kendisini örnek aldığı, adeta onu bir savaş komutanı kendilerini de o savaşa gidecek askerler olarak düşünüp, basketbol sevmeyen adamı bile basketbolu Fenerbahçe sayesinde sevindiren, Euroleague'de Fenerbahçe Ülker ile grubunda 4'te 4 yaparak namağlup şekilde yoluna devam eden ve bu süreçte Avrupa'nın devleri CSKA Moskova'yı, Barcelona'yı deviren Zeljko Obradovic'in bu derbiye gelip maçı izlemesi de ayrı bir güzel görüntüydü diyebiliriz.


Uzun lafın kısası Fenerbahçe her zaman olduğu gibi Kadıköy'de derbiyi kazanmayı başardı. Tam da 10 Kasım'a yakışır, son derece saygı ve sevgi içerisinde gerçekleşen, olayın çıkmadığı güzel bir derbi izledik. Nice böyle güzel derbiler izleyebiliriz umarım ilerleyen yıllarda. Yazıma son verirken dediğim gibi bu galibiyetin tek bir anlamı ve çıkarılacak sonucu var : 

İstikrar Kalıcıdır, İstikrar Alışkanlıktır 
Devamını Oku »

4 Kasım 2013 Pazartesi

Bundesliga'da 11.Hafta

Hiç yorum yok:
Bundesliga’da 11.hafta geride kaldı. İşte haftanın panoraması;  



Borussia Dortmund 6-1 VfB Stuttgart
 
Haftanın açılış maçında Dortmund, Signal Iduna Park’ta Stuttgart’ı ağırladı. Maça istediği gibi başlayamayan Dortmund, golü erken yedi. Korner vuruşunda topa iyi yükselen ve düzgün bir vuruş yapan Haggui, 12. Dakikada Stuttgart’ı deplasmanda 1-0 öne geçirdi. Ardından oyunun kontrolünü eline alan ve maç sonuna kadar bırakmayan Borussia, rakibinin kalesine yarım düzine gol bıraktı. Maçın yıldızı, sezon sonu kulüpten ayrılması beklenen Robert Lewandowski oldu. Polonyalı golcü, Stuttgart karşısında hat-trick yaparak Bundesliga’daki gol sayısını 9’a çıkardı. Dortmund kulübü için işler yolunda gidiyor.. Hafta arasında Jürgen Klopp’un sözleşmesi 2018 yılına kadar uzatıldı. Ayrıca sportif direktör Michael Zorc’un da sözleşmesinin uzatılacağı açıklandı. Bu anlaşmadan sonra Klopp’un ilk hedefi ise Nuri Şahin’i tekrar bonservisini alarak kulübe kazandırmak. 



1899 Hoffenheim 1-2 FC Bayern München
Gündüz kuşağının en zevkli geçmesine aday olan maç, beklentilerin altında kaldı. Teknik direktör Guardiola, haftaiçi oynanacak Plzen maçı öncesi Robben, Kroos gibi isimleri dinlendirdi. Maça Hoffenheim iyi başladı, önemli pozisyonlar yakaladı. Maçta dakikalar 34’ü gösterirken korner vuruşundan gelen topu elinden kaçıran Neuer’i, 95 doğumlu Niklas Süle affetmedi ve takımını 1-0 öne geçirdi. Sahada eski dominantlığının uzağında olan Bayern, Hoffenheim defansının yardımlarıyla galip gelmeyi başardı. Gol krallığı adaylarından Mandzukic ise 1 gol atıp gol sayısını 8’e çıkararak Lewandowski’yi takip etti. Bu sezon başından beri parmak ısırtan bir oyun ortaya Hoffenheim’ın özel üçlüsü Firmino – Modeste – Volland üçlüsü sahada çok sönük kaldı. Hoffenheim’ın hücum hattı için söylenebilecek fazla bir şey yok, çok efektif oyunculara sahipler. Ancak işin defans konusuna gelirsek bir o kadar kötüler. Markus Gisdol bu probleme çözüm bulamadığı sürece ‘böyle gelmiş böyle gider’ meselesine dönebilir.





Eintracht Braunschweig 1-0 Bayer Leverkusen
Uzun yıllar sonra Bundesliga I’e yeniden dönen Eintracht Braunschweig, Bundesliga I’deki ilk galibiyetini tam 10.353 gün sonra Wolfsburg’u deplasmanda 2-0 yenerek almıştı. İkinci galibiyet ise Kumbela’nın 81. Dakikada attığı golle Leverkusen karşısında alındı. Maç öncesi kadrolar elime geldiğinde şaşırdım. Sami Hyypia, Bender, Kiessling ve Sam’i yedek kulübesinde başlatıyordu maça. Braunschweig maçında rotasyon beklenmiyordu ama Hyypia yaptı. Aslında beklentileri bir tarafa koyarsak, yapılabilecek en doğru maçta yapıldı rotasyon. Ancak Braunschweig olumlu ve güzel oyunu hesaba katılmamıştı. Leverkusen bu haftaiçi Şampiyonlar Lig’inde ilk karşılaşmada 4-0 yendiği Shakhtar Donetsk’e, bu sefer deplasmanda konuk olacak.





Hertha Berlin 0-2 Schalke 04
Haftasonu Ruhr derbisini kaybeden Schalke 04, başkent deplasmanına gitti. İlk dakikalar iki ekibin karşılıklı atakları ile geçti. Draxler ilk 25 dakikada Schalke 04’ün en iyisiydi. Golde geç gelmedi, dakikalar 28 olduğunda sahneye Adam Szalai çıktı. Huntelaar’ın yokluğunda gol yükünü çeken Szalai bu sezon Schalke adına oynadığı 18. Maçta 7.golünü kaydetti. Ruhr derbisinde Dortmund’a 1 gol atan ve bu sezon yavaş yavaş düzenli oynamaya başlayan 95 doğumlu Max Meyer bu maçta da etkili oldu. Genç Alman’ın, sol ayağının üstü ile ters köşeye bıraktığı top üst direkten geri geldi. Yan toplarda etkili olan Berlin, Ramos’un etkili kafa vuruşlarından sonuç alamadı.  90. Dakikada son sözlü Draxler söyledi ve Schalke, Berlin deplasmanından galibiyetle döndü. Başkent ekibi ne kadar etkili olmak istese de Schalke defansı buna pek izin vermedi. Kaleci Hildebrand’ın bu sezon en iyi maçını çıkarttığını not olarak düşelim.



                                 















Bundesliga’da oynanan diğer karşılaşmalar;
Ligin galibiyet alamayan iki takımı Nürnberg ile Freiburg karşı karşıya geldi. Geçen sezon çok önemli oyuncularını kaybeden Freiburg bu sezonki ilk galibiyetini aldı. Christian Streich’in takımı, Nürnberg’i Felix Klaus, Darida ve Mehmedi’nin golleri ile 3-0 yendi. Bu sezon başında Viktoria Plzen’den transfer edlien Vladimir Darida, Freiburg formasıyla ilk golünü attı.
Hamburger SV evinde M’Gladbach’ı konuk etti. Hamburg defansının yaptığı 2 önemli hatayı da affetmeyen Favre’nin öğrencileri, Hamburg’u 2-0 yenerek ilk deplasman galibiyetini aldı. Maçta 2 gol atan Max Kruse maçın yıldızı oldu. Bert van Marwijk’in Hamburg adına yapacağı en iyi iş savunma düzenini tekrar gözden geçirip kurması olacaktır. Yoksa Hamburg’un bu savunma hattıyla işi çok zor.
İnişli çıkışlı performansıyla izleyenleri şaşırtmayan Wolfsburg, Frankfurt deplasmanında güldü. Wolfsburg 2. Dakikada Bamba Anderson’un kendi kalesine attığı golle öne geçmesine rağmen , Frankfurt’un yıldızı Meier 35. Dakikada attığı golle takımları soyunma odasına beraberlikle götürdü. İkinci yarıda maçı kazanmak adına daha çok efor sarfeden Wolfsburg, Maximilian Arnold’un golü ile galip geldi.
Bundesliga’da son 5 haftadır galip gelemeyen Augsburg, evinde Okazaki’nin ekstra performansıyla Mainz 05’i 2-1 yendi. Maça iyi başlayan ev sahibi, 26.dakikada Hahn’nın attığı golle 1-0 öne geçti. Golden sonra iki takımda tempoyu düşürdü, oyun rölantiye alındı ve Augsburg ilk yarıyı önde kapadı. İkinci yarıya hızlı başlayan Augsburg, çok iyi organize olarak çıktığı kontra-atakta Werner’in attığı ara pasa iyi koşu yapan Hahn kendisinin ve takımının 2.golünü atarak farkı ikiye çıkardı. Mainz adına ise Maxim Choupo Moting’in attığı 1 gol yetmedi, Tuchel ve takımı Augsburg deplasmanından eli boş döndü.
Haftanın kapanış karşılaşması Werder Bremen ve Hannover 96’yı karşı karşıya getirdi. Hannover maça çok önemli oyuncularından yoksun çıktı. Geçen hafta Hoffenheim ile oynanan maçta kırmızı kart gören stoper Marcelo, forvet Diouf’a ve, sakat olan Ya Konan’da eklenince, Hannover hücumda üretkenlik gösteremedi. Maç boyunca gidip gelen karşılaşmada son dakikalara girilirken Garcia’nın golü ile ev sahibi maçı 3-2 kazandı. Bu galibiyet, gelecek hafta Schalke 04 deplasmanına gidecek Bremen’e moral oldu.



Bundesliga’nın 11.haftasında öne çıkan bilgiler
- Ligde oynadığı son 36 maçı kaybetmeyen Bayern Münih, Hamburg’un 30 yıllık rekoruna ortak oldu.
- Thomas Schneider, Stuttgart başında ilk mağlubiyetini aldı.
- Borussia Dortmund, evinde oynadığı 6 maçıda kazandı.
- Borussia Mönchengladbach, bu sezonki ilk deplasman galibiyetini Hamburg’u 2-0 geçerek elde etti.
- Freiburg bu sezon ilk galibiyetini Nürnberg karşısında aldı.
- Eintracht Braunschweig, 1985 yılından sonra Bundesliga I’de ilk iç saha galibiyetini Leverkusen’i 1-0 yenerek aldı.
- Hannover 96 bu sezon çıktığı 5.deplasmanda ilk golünü Werder Bremen karşısında buldu.
- Schalke 04’ün yıldızı Julian Draxler bu sezon ilk lig golünü Hertha Berlin deplasmanında buldu.

Bundesliga’nın 11.haftasının ‘enleri’
- En çok mesafe kat eden futbolcu Christoph Kramer(Gladbach) 13.5 km
- En çok sprint atan futbolcu Ivica Olic(Wolfsburg) 41
- En çok şut atan futbolcu Andre Hahn(Augsburg) 9
- En çok isabetli pas veren futbolcu Jerome Boateng(Bayern) 78

- En çok mesafe kat eden takım Augsburg 126.7 km
- En çok sprint atan takım Stuttgart 227
- En çok şut çeken takım Nürnberg 20
- En çok isabetli pas yüzdesi yakalayan takım Bayern Münih %86.5

Bir önemli not: Bundesliga’nın 11.haftasında 10 takım 120 km ve üstü mesafe kat etti. Takımlar: Augsburg, Freiburg, Mainz, Schalke, Hertha Berlin, Nürnberg, Borussia Dortmund, Borussia Mönchengladbach, Hoffenheim, Hamburg

Haftanın 11’i: Baumann, Ochs, Höhn, Sokratis, Rodriguez, Hahn, Sahin, Gustavo, Ribery, Kruse, Lewandowski

11.hafta sonunda oluşan puan durumu



Devamını Oku »